İzlediklerim, Okuduklarım, Oynadıklarım [Haziran 2017 – Özet]

Okuma süresi : 7 dakika

*Burada söz konusu ay içerisinde izlediklerim, okuduklarım ve oynadıklarım arasından sadece seçtiklerim bulunmaktadır.

Mayıs ayında tükettiklerim için buraya tıklayın.

NE İZLEDİM?

Wonder Woman

DCEU‘nun ‘kurtarıcı’ niteliğinde umut bağladığı filmi geldi çattı. Yalan olmasın, ben de uzun süredir heyecanla bekliyordum. Fragmanları ters etki yaratarak bir miktar gazımı alsa da son yayınlanan ‘Rise of the Warriors‘ fragmanı bir hayli yükseltmişti.

Wonder Woman bana göre iyi bir film değil, ama DC sinematik evreninin en akıcı filmi olduğu konusunda herkes hemfikirdir diye düşünüyorum. Bol aksiyon, mizah, kötü diyaloglar… Bir dakika ya, Marvel filmi miydi bu?

Oyunculuk konusunda Gal Gadot zaten muhteşem. Eğer uzun süre bu karakteri canlandıracak olursa karakter üzerinde Hugh Jackman etkisi yaratabilir. Steve Trevor’ı canladıran Chris Pine ise o kadar iyi performans sergilemiş ki zaman zaman Wonder Woman’dan rol çalıyor. Yan karakterlere gelecek olursak; alayı çöp.

Superbad

Bir dönem Jim Carrey’li, Steve Carrel’lı, Adam Sandler’lı Hollywood komedisi vardı hatırlar mısınız? Elbette bu saydığım isimler günümüzde hala aktif, ancak alttan yetişen ve Amerikan komedisinde ciddi iz bırakmayı hedefleyen bir ekip var.

Başlarını Seth Rogen‘ın çektiği, Jonah Hill, James Franco, Craig Robinson, Danny McBride, Michael Cera, Bill Hader gibi isimlerin oluşturduğu bu ekip birlikte ya da değil, son 10 yılda üzerimize bir düzine kahkaha fırlattılar. Superbad’i ise bunların ilki hatta belki de en iyisi olarak kabul edebiliriz. Baştan söyleyelim; bu ekibin mizah anlayışı herkesi açmayabilir. Her ne kadar Seth Rogen ve ekibinin absürt kafasını seven büyük bir kitle olsa da bunu itici bulanların da sayısı bir hayli fazla.

Superbad her Seth Rogen filminde olduğu gibi son derece pislik, absürt bir mizah barındırıyor. Bu tür sıfatlar mizahın kalitesini belirleyen unsurlar değil elbette, ancak bundan rahatsız olup filmi kapatacak birçok insan tanıyorum. Ben ‘mizahın sınırı yoktur’ kafasında olduğum için her göndermeye, her şakaya varım. Tabi bu kimi zaman benim de tüylerimin diken diken olduğu anlamına gelmiyor. Yani kısacası tüm Seth Rogen filmerinde olduğu gibi Superbad de her bünyenin kaldırabileceği bir film değil.

Superbad son derece eğlenceli bir film olduğu gibi oyunculuklar konusunda da beklentileri hayli karşılıyor. Jonah Hill zaten benim en sevdiğim komedi oyuncularından. Michael Cera bildiğimiz gibi, Christopher Mintz-Plasse ise harika. Film Emma Stone‘un kariyerinde de önemli bir yer teşkil ediyor. Her ne kadar küçük bir rolü olsa da Hollywood, Superbad ile Emma Stone’u kabullendi diyebiliriz.

Superbad muhtemelen herkesin bir şekilde denk geldiği o dandik lise komedilerinin en iyilerinden.

This Is End

Aynı ekip, aynı mizah anlayışı, aynı absürtlük. This Is End yine Seth Rogen ve ekibinden çıkmış, filmde herkesin gerçekteki kişiliğini oynadığı ilginç bir film. James Franco‘dan Craig Robinson‘a,  Emma Watson‘dan Rihanna‘ya kadar birçok yıldızı filmde görmeniz mümkün.

Film kahkahalara boğmasa da zaman zaman yapılan göndermeler ve abartılı mizahıyla seyircisini eğlendiriyor. Filme daha iyi ‘gülmek’ için bir miktar Hollywood kültürüne sahip olmakta ve oyuncuların diğer filmlerini izlemekte fayda var.

Pineapple Express

Pineapple Express tıpkı diğer Seth Rogen – James Franco ikilisinin filmlerinde olduğu gibi çakırkeyif hallerde izlenmesi daha makbul olan bir film. Çerezlik, üzerine kafa yormayacağınız, gülümseten referanslarla dolu bir yapım.

Superbad – Pinapple Express – This Is End filmlerinden sonra hayatın çok da ciddiye alınacak bir tarafının olmadığını bir kez daha anlıyorsunuz.

The Master

Of. Film baştan sona bir oyunculuk dersi. Joaquin Phoenix yeteneğini son damlasına kadar akıtıyor. Hoffman‘ın muhteşem performansı da buna eşlik ediyor. Amy Adams da işin süsü, ama bütün bunlar filmin müthiş sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hayatın anlamını filmlerde arayan, bol diyalog, aforizma, doğallık seven izleyicilerin hoşuna gidebilir. Of.

Big Hero 6

Toy Story benim için animasyon dünyasının zirvesiydi. Serinin üzerinde Steve Jobs etkisinin olduğundan mıdır nedir ayrı bir sempati duyuyorum filmlere. Lakin o filmlerden bu yana beni ekrana kilitleyen herhangi bir animasyon filmi olmadı. Eh, Toy Story diyorum. Buradan çok da iyi bir animasyon izleyicisi olmadığımı anlamanız gerekiyor.

Big Hero 6 son derece tırt hikayesi, klişe mesajları ve üzerine düşünülmüş bilim kurgu unsurlarıyla vakit geçirmelik eğlenceli bir film. Baymax çok tatlı, sırf onun için bile izlenilebilir.

Children Of Men

Bilim kurguyu ve distopik öyküleri tüketmekten dev keyif alan biri olarak bu zaman kadar neden Children Of Men izlememişim diye çok kızdım kendime.

Children of Men senaryosundan görüntü yönetmenliğine, oyunculuklarından çarpıcı detaylarına kadar son derece etkileyici, düşündüren bir film. 2027 Londra‘sında geçen hikaye fikrin, düşünmenin yok olduğu, faşist rejimin hüküm sürdüğü bir ortamda başlarda pek de etliye sütlüye karışmak istemeyen, sonraları ise birden işin içinde kendisi bulan Theo’nun yolculuğunu anlatıyor. Zaman zaman gerilip soluksuz kalırken kimi zaman sarsıcı göndermelere kapılıp gidiyorsunuz. Filmi etkileyici kılan unsurlardan birisi de aktüel kamera ile yapılan akıcı tek çekimler. Son zamanlarda bu kadar farklı, vurucu, başarılı bir çekim tekniğiyle karşılaşmamıştım.

Bu tarz filmleri sevin ya da sevmeyin, Children of Men şu zamanlarda herkesin mutlaka izlemesi gereken bir film.

Baby Driver

Baby Driver bu ay açık ara izlemekten en keyif aldığım film oldu. Tam da Amerikan komedilerine sardığım bir dönemde yine komedi beklentisiyle gittiğim film beni fazlasıyla yanılttı. Filmin ufak tefek komedi unsurlarının yanında sunduğu Drive ve Fast & Furious tarzı aksiyonu, eğlencesi beni son derece memnun etti. Fast & Furious dedim diye endişelenmeyin hemen. O kadar bayat, gösteriş budalası bir senaryosu yok, ancak film suç, aksiyon, otomobil gibi dinamikleri gereği her ne kadar Drive’a daha çok benzese de aklınıza Fast & Furious’u getiriyor.

Kevin Spacey, Jamie Fox ve Jon Hamm‘ın ekrana kürekle oyunculuk fırlattığı, Ansel Elgort’un ismine, cismine, yaşına yakışır performansıyla Baby Driver, vizyondayken mutlaka gidip izlemeniz gereken filmlerden. Boşverin Spider-Man’i falan, şu anda Baby Driver izlemeye ihtiyacınız var.

NE OKUDUM?

The Long Halloween

Batman The Long Halloween, bir Cadılar Bayramı’nda başlayıp diğerinde biten, fazlasıyla Godfather göndermesi içeren, oldukça tatmin edici bir dedektiflik hikayesi. Batman’den çok villian’larına yoğunlaştığımız, Holiday isimli seri katilin cinayetlerini işleyen çizgi roman, Gotham’ın yer altı mafyalarını da detaylı bir şekilde okuyucusuna anlatıyor. Daha çok Harvey Dent odaklı gelişen hikaye Gotham mafyasının bir tek Carmine Falcone’den oluşmadığını da gözler önüne seriyor.

Her sayısında ayrı bir villian gördüğümüz çizgi romanın çizimleri fena değil, ancak benim özellikle Joker çiziminden rahatsız olduğumu söylemem gerekiyor. Jeph Loeb ise gayet tutarlı bir hikaye ortaya çıkartmış. Toplam 13 sayıdan oluşan, yaklaşık 350 sayfalık The Long Halloween Batman seven herkesin mutlaka okuması gereken bir çizgi roman.

Ne yazık ki Türkçe basımı bulunmuyor.

Dark Victory

The Long Halloween’in devamı niteliğindeki Dark Victory ilk hikaye kadar vurucu olmasa da çizgisini bozmadan okuyucusuna beklediğini veriyor. Yine çoğunlukla Harvey Dent odaklı ilerleyen hikaye, evrene Dick Grayson‘ın dahil oluşu, Catwoman – Batman, Batman – Jim Gordon gibi ilişkilerin evrilişi açısından da büyük önem taşıyor.

Dark Victory’de tıpkı serinin önceki hikayesi gibi 13 sayıdan oluşuyor. Eğer The Long Halloween okuyup da sevdiyseniz, Jeph Loeb‘in yağ gibi akan hikayesine Tim Sale‘in vasat çizimlerinin eşlik ettiği Dark Victory’i de okuyacaksınız zaten.

Ne yazık ki bunun da Türkçe basımı bulunmuyor.

NE OYNADIM?

NBA 2K17

Giydim tişörtümü, geçtim PC’nin başına. Hedef Lakers’ı olabildiğince kısa sürede eski günlerine kavuşturmaktı elbette. İlk sezon kalamadık Play-Off’a. İkinci sezon salary cap’in yavaş yavaş rahatlaması, Brandan Ingram’ın patlama yapması ve süper stratejik takaslarla Play-Off’u gördük. Yüzüğü takamadık tabi, ama Los Angeles ateşi can yakmaya başlamıştı.

2019 rüya gibi geçti. Brandan Ingram artık bir superstardı ve takımda ona underrated point guard Kemba Walker, günümüz basketbol gelişimine ayak uydurmasıyla parlayan C.J McCollum, Lakers’ın çocuğu Julius Randle ve Tristan Thompson eşlik ediyordu. Her ne kadar devamlı daha çok süre almak istese de bench’i her zaman ayakta tutan Jordan Clarkson ve pota altını namusu bilmiş Cody Zeller da takıma son derece faydalı oluyordu. Takımın kimyası ve taraftarın ilgisi sezon boyunca %80’in altına düşmedi. O sezon 62-20 gibi bir skorla konferansı 1. tamamladık. Tekrar playoff’lardaydık ve sonuç:

Finalde Toronto’nun serserilerini 4-0’la süpürüp 17. NBA şampiyonluğumuzu aldık. Görevimi tamamlamıştım. Alın terimizin, son top stresinin, buzzer beater’ların, emeğimizin karşılığını almıştık. Los Angeles Lakers ihtişamlı günlerine geri dönmüştü.

Şimdi 2026’dayım, bugünün tüm yıldızları emekli oldu. Paul George, James Harden falan gittikleri takımlarda süre alamaz hale geldi. Auto generate draft’lar ligde hüküm sürüyor. Ben bu süre zarfında oradan oraya sürüklendim, yetenek avcılığı yaptım. Lig dev sıkıcı bir hal aldı, oynamayı bıraktım.


Bu ay ne öğrendik?

Başkalarının düşünceleriyle konuşmayın. Kendi değerinizi kendiniz ölçün. Üretkenliği kovalayın.

Bir insanın çiçeğinden daha değerli bir varlığı olamaz.

Cevapla:

E-Posta adresiniz paylaşılmayacak.

Site Footer